Yazma eylemi;  bir aşığın dile getiremediği aşkı, acılı bir annenin feryadı, bir yetişkinin içindeki çocuğun duyulmayan  çığlığı, bir işçinin çıkmayan sesidir. Okumak insan ruhunu okşayan soyut bir durumdur. Bir makale veya her hangi bir eser okurken okuduğunuz cümleler beyninizden geçip ruhunuza dokunur ve orada kalır unuttuğunuzu düşünseniz bile o okuduğunuz benliğinize işlemiştir artık. Farkında olmasanız da  bir gün mutlaka karşılaşırsınız. 

İnsan bedeni doğduğu andan itibaren o ilkel halinden kurtulmak için yaşadığı çevrenin etkisiyle beraber bebeklikten başlayıp belli bir yaşa kadar ebeveynleri tarafından terbiye edilir ve bazı şeyler öğretilmeye başlanır ama  insan kendi ruhunun terbiyecisidir ve bunun yaşı, sınırı yoktur.  İnsan ruhunu terbiye eden en büyük etkenlerden bir tanesi de okumak, yazmak yani edebiyattır. Edebiyat;  farklı etnik kültüre ait toplumların aslında ne kadar ortak paydaları olduğu gerçeğini ortaya çıkarır. Farklılıklar olsa da insanlığın ortak bilinçaltı ile hareket ettiğini, farklı edebiyat türleri okuduğunuzda bunu hissetmeniz mümkün.

Dünyevi gereksinimlerin ortak olduğu gibi ruhsal gereksinimler gibi duygularda hemen hemen aynı zihinsel kalıplardan ortaya çıkar. Yüzyıllar önce farklı bir coğrafyada yaşanılan bir olayı hissedip benimsemek, sizinkiyle alakası olmayan bir olay anlatılırken yazılan satırların içinde kendinizi bulmanız ve sanki sizi anlatıyormuş hissine kapılmanız bunlara en basit ama en güzel örneklerdir.

“İnsanı yazmaya iten sebepler nelerdir?” gibi sorular da  aklıma gelen en iyi örneklerden bir tanesi Cristy Brown’dur.  ‘Sol ayağım’ adlı yazdığı otobiyografisinde  ‘’sol ayağımla yazı yazmayı ilk öğrendiğimde beş yaşındaydım, ancak bunun bana yeni bir hayatın anahtarını sunabileceğini fark etmem on yedi yaşıma kadar beklemem gerekmiş. Artık yeni düşünce alemlerini keşfedecek, yalnız başıma yaşayacağım, diğerlerinden bağımsız bir dünya yaratabilecektim’’ gibi cümlelerle yazmanın onun için ne ifade ettiğini özetlemiştir. Doğuştan beyin felçli olarak doğan, hiçbir ihtiyacını tek başına karşılayamayan Cristy  başkalarından farklı olduğunu anlamaya, kendinde eksiklerin olduğunu hissetmeye başladığı zamanlarda, sol ayağıyla önce  resim yapmaya başlayıp daha sonra cesareti ve duyarlı zekasıyla yazmayı öğrenmiştir. Farkındalığın sancıları yazma eylemi doğurtmuştur onda ki, hayal dünyasında kurduğu yeni dünyalar, yaşadığı içsel  travmanın ve içinde bulunduğu ruhsal yalnızlığı için bir terapi halini almıştır. Kitaplar; güzel Türkçemizi daha iyi konuşabilmemizi sağlarken, kelime dağarcığımızı da zenginleştirdiği gibi her zaman bize farklı dünyaların kapılarını açar. Dünyada tüm ideallerin, başarı öykülerinin başında, onları arzulayıp düşlemek vardır. Her şey bir hayalle başlar, hayallerin ayağımıza taktığı prangaları yoktur ve sanırım en hür olduğumuz yer orasıdır.

Düşüncelerimizi, izlenimlerimizi,  hayallerimizi kaleme alabilmek ve belli bir okuyucu kitlesine sunabilmek “cesaret” olarak nitelendirilir çoğu zaman çünkü düşüncelerinizi açık ve net bir şekilde belli bir kitleye sunmak, hele ki sürüden değilseniz eğer, dünden bu güne kadar toplumda çok fazla kabul gören bir durum değildir zira bunun geçmişte çok fazla örneğine rastlamamız mümkün. Nazım Hikmet, Sabahattin Ali, Aziz nesin, Harber Lee, George Orwell, Karl Max, Maksim Gorki ve Dostoyevski gibi ve şu an aklıma gelmeyen büyük üstatların zamanında kitapları yasaklanmış yayımlanan bir sürü dergi ve kitap toplatılmıştır.

Her ne kadar modern ve teknoloji çağında olsak da aydınlanma ve farklılık her zaman içinde bulunduğumuz çevrelerde korku yaratmış, hayasızca eleştirilmiş kabul görmemiştir. Çünkü yazma, okuma eylemi bir nevi farkındalık ve bir başkaldırmadır. Sürüden ayrılınca sizi kurdun kapmayacağı bilincine ancak kitaplar sayesinde varabilirsiniz. Sürüden ayrılan ve sürüden ayrılınca onu kurdun kapmayacağının bilincinde olan her insan başkasını bilinçlendirme  tehdidini oluşturur ve bu yüzden sürü tarafından taşlanır. Günümüzde de, fazlasıyla bunun gibi örnekler var.  Demem o ki; bedeni beslemek kolay iştir zor olan ruhunuzu, vicdanınızı beslemek ve terbiye etmektir. İçimizde gizli kalmış duyguları, farklı bir çoğrafya da yaşamış bir insanın acısını, farkındalığı ancak kitapların o eşsiz dünyasıyla keşfetmek mümkün! 

Genellemeye bakarsak yazarlar; burjuvazi kesimden çok işçi sınıfının yani halkın sesi olmaya gönül koymuşlardır. İdealleri doğrultusunda  halk için  girdikleri davada, ezilenin ve zulüm görenin sesi olmayı görev bilmiş İnsanları bilinçlendirmenin mesuliyetini sırtına yüklemiş Ahmed Arif’in dediği gibi birer  namus işçisi, yürek işçileridir. 

Kitaplar bana zevk, heyecan ıstırap veriyordu. Okumaktan başka yapacak işim, gidecek tek yerim yoktu, çünkü çevremde saygıya layık, beni kendine çekebilecek bir meşguliyet bulamıyordum. ( Dostoyevski)

Seni kitap okuyan insanlarla tanıştıracağım. Hayat ancak böyle insanlarla bir araya geliyorsan yaşamaya değer. ( Jack London)

Yediğimiz her şeyin hazım esnasında lezzetinden başka etkleri de olduğu gibi, okuduklarımızın bize verdiği zevkten başka etkileri de vardır.(T.S.Eliot)

Bir kitabı okurken geçen iki saatin, ömrümün birçok senelerinden daha dolu, daha ehemmiyetli olduğunu fark edince insan hayatının ürkütücü hiçliğini düşünür ve yeis içinde kalırdım. (Sabahattin Ali)

Kitaplar geceleyin mum kadar gereklidir. (Maksim Gorki) 

Edebiyat çok iyi bir şey Varenka, çok iyi bir şey! Derin bir şey! İnsanın kalbini güçlendiren, eğiten bir şey...” ( Dostoyevski)



Kategoriler

downloadfilmterbaru.xyz nomortogel.xyz malayporntube.xyz