Yanlış giden bir şeyler var gibiydi ve bu yanlış şeylerin var olduğu hissi aslında  bu çağın insanı olup, bu çağa  ait olmadığının verdiği hissiyattı. Ve

Bu hissiyatın  zorluğunu “Dünyanın en zor hissi, kendini ait hissetmediğin bir yerde bulunma zorunluluğudur.” Gibi cümlelerle çok net bir şekilde   ifade eder sevgili Dostoyevski...

Anlaşılmayı  bekleyip kimsenin kimseyi anlamadığı, sevgiye bu kadar aç insan olup kimsenin kimseyi sevmediği bu kadar insan nasıl olur da bu gezegende bir arada  yaşayabiliyordu anlamıyordum!..

İnsanları anlamak için harcadığım bu zavallı ömrümde bunun mümkün olmadığının farkına vardığım zaman Dostoyevski okumaya başladım. Dostoyevski gibi bir üstatla tanıştığınızda artık insanları anlama gibi aptalca bir uğraşa girmek istemiyor insan soyunun tüm kötü ve sefil yanlarını görmeye başlıyorsunuz. “Ben bunların farkındaydım, böyle insanlara maruz kaldım!” diyorsunuz bir yerde ama farkında olmak ile kaleme alma kabiliyetinin yanı sıra buna cesaret edebilmek, ön yargıların kontra atağa geçen bir futbolcu gibi koşturduğu, ataerkil bir toplum da yaşıyorsanız eğer, bu hiçte kolay değildir elbet ama zoru başarmaya ant içmişseniz bir kere bu zorluklar sizin için bir deneyimden başka bir şey değildir. Gerçekler acıdır ve dost acı söyler gibi deyimleri çokça duymuşuzdur. Duyduğumuz ve dilimize doladığımız bu sözler  bizde  bir alışkanlıktan başka bir şey değildir, zira  ne doğruyu söyleyen dost kalmıştır ne de acının gerçeği...

“ Daha dün sümüğü burnundaydı” dediğim   Müslüm Gürses’in   “Kaç kadeh kırıldı  sarhoş gönlümde “ şarkısı ile kendinden geçip,  iki rakı bardağını tokuşturup sözde “Aşk acısı!” çeken  bir nesil yetişiyor. “Hikayem’e bakmadı, son paylaşımımı  beğenmedi” diye karaları bağlayıp depresyona girip “Acı” çeken bir nesil. Bazen “Ye rüğe bu yaşta, ne acısı ne aşkı gidin ders çalışın!” diyesim geliyor ama sonra vazgeçiyorum; varsın yalandan da olsa acı çeksinler deyip ben de gerçeklerden kaçıyorum...

Petrus’un İsa’yı  (gerçeği) yadsıdığı gibi, gerçeklerden kaçma itiyadı da   o zamandan şimdiki zamana kadar süre gelmiş, insanoğlunun benliğine işlenmiştir.

Gerçeklerin farkındayızdır  ama bu gerçeklerin üstünü kapattığımızda anlamını yitirdiğini sandığımız aptalca bir düşüncemiz de  var. Kimse  bilmediği sürece gerçeğin ya da yanlışın ne önemi var öyle  değil mi? Çok güzel, bazı şeylerin üstü örtülebilir peki ya insan vicdanı? “ Vicdan insanın içinde ki Tanrı’dır” (Victor Hugo)

Burada insanın içinde ki Tanrı’yı öldürüp, kibirin  egemenliğine teslim olmuş gerçeği girer zira vicdanla yüzleşmek zordur, zoru başaran nadir insan vardır çünkü kolay her zaman insan için daha çok cezbedicidir. İnsan vicdanıyla  savaşmak yerine kendi duygularını bastırıp yaptığı rezilliği   örtbas etmek için kendini kandırma gibi bir yeteneğe sahip, bir şekilde kendini ikna edip içindeki Tanrı’yı öldürme hastalığını başkasına bulaştırabiliyor. İyiliğin bulaşıcı olduğu gibi, kötülükte bulaşıyor...

Çok uzağa gitmenize gerek yok etrafınıza baktığınızda, vicdanını yitirmiş yaşayan ölülerle dolu, ruhsuz ve kendine yabancılaşmış, binsan topluluklarına dönüştüğümüz bir gerçek...

Sahte mutluluklar ardına sığınıp mutsuzluk hastalığına yakalandığımız, egomuzu başkalarının mutsuzlukları ile beslediğimiz  bir gerçek...

Başarıyı alkışlayamadığımız gibi meyve veren ağacı zevkle taşladığımız bir gerçek...

Empati kurma yeteneğimizi yitirdiğimiz, şişirilmiş egolarımızın bir gün patlayıp balon gibi büzüşeceğini unuttuğumuz bir gerçek...

Nezaket, görgü kurallarını unuttuğumuz, kendi çıkarlarımız için arsızlaştığımız bir gerçek...

Doğruyu  söyleyenin dokuz köyden kovulduğu, onuncu köyde binbir gece masalları anlatmayı  öğrenmiş olursunuz anlayan anlar, anlamayan anlamış gibi yapar siz de sadece izlersiniz...



Kategoriler

downloadfilmterbaru.xyz nomortogel.xyz malayporntube.xyz